SEN ANLAT KARADENİZ – Bin Çiçekten Bir Gül Olsan

Blogdaki ilk Sen Anlat Karadeniz yazısı Sevgili Kore ‘nin kaleminden, Nefes ile Tahir’e dair…  Keyifli okumalar ^^

 

 
   
 

 

Senden Önce Ben

Nefes ile karşılaşmadan evvel Tahir’in konumu neydi? Hikayenin Karadeniz’ deki dalgalarını anlamak açısından bu sorunun cevabının kilit bir noktada olduğunu düşünüyorum.

“…ve bir ev babasız, gökyüzüsüz demektir ki hiç sevmem…”

Babasız kalmış bir aile Kaleliler. En büyük oğlan Mustafa’da kardeşleri gökyüzüsüz kalmasın diye ve bunu vasiyet aldığından abiliği kenara asıp babalığa soyunmuş ve evin babası olmuş. Zaten kardeşleri ile ilişkilerine baktığımızda abi dense de baba konumunda olduğunu görüyoruz. Kardeşleri Mustafa’ya saygı duyuyorlar, çekiniyorlar, lafının üstüne laf söylemiyorlar.

İlk abi babalığa atanınca, asıl abi olanda Tahir olmuş. Hem de kardeşleri tarafından hayran olunan ve idol görülen bir abi. Yangazlar farklı mizaçlarına rağmen Tahir’in doğrularını doğru yanlışlarını yanlış kabul etmişler ve hep onun yolundan gitmişler.

Ailenin ikinci çocuğu, Tahir Kaleli namı diğer Deli Tahir ise çocukluğundan beri kanı deli akan biri olduğu için babası tarafından DELİ lakabı takılmış. Haksızlığa gelemeyen boyundan büyük işlere kalkışmakta olsa gördüğü ayıba susamayan bir adam. Muhtarın tarlasını bile yakmış kim bilir neye ayar oldu da yaktı düşünün artık .:)))))

Kendisi Mustafa’dan sonraki en büyük kardeş. Gerek bu durumda Mustafa ile paylaştıklarının farklılığından, gerek ilk kardeş olmanın sağladığı kıyılamamaktan, gerekse bir annenin “hasta olanı iyileşene kadar, en küçüğünü büyüyene kadar, yolda olanı da eve dönene kadar…” en çok sevmesinde olduğu gibi ailenin en çok başını belaya sokanı olarak en üzerine titreneni olmuş. Abisinin “Delisi”, annesinin “Karadeniz’e sığmayanı” yengesinin “paşası” kardeşlerinin “kahramanı” olmuş.

Köyde de deliliği, cesareti ve merhameti ile tanınmış adının hakkını vermiş Deli Tahir. Bu sıra dışı ama mert adam köyün bekar kızlarının da bir numaralı hayali halini almış.

Belki de kızların çoğunun ufkunun o köy kadar olduğu, eğer ruhlarında yoksa ilerisine bakamadıkları bir düzende. Ve gözlerinin baktığı yerde de onlara gösterilen tek şeyin de zamanı gelince iyi bir kısmetle evlenip yuvalarını kurmak olduğu bir yerde, Tahir zenginlik, saygınlık, yakışıklılık gibi tüm cazip ama bir o kadar da sıradan özelliklerinin yanı sıra çok daha fazlasını vadederek duruyor. Tutku vadediyor Tahir , yaşam vadediyor !

Tüm o “delilik” dedikleri şey, onların boyun eğdiği bentlere sığmayı kalıplaşmayı reddeden bir adamın gerçekliğinden kaçma yolu. İşte asıl bu yüzden köyün bekar kızlarının gözdesi Tahir. Çünkü bu adamın deli akan kanının o vakte kadar kimseye değmeyen bakmayan gözünün değeceği, kimseye eğilmeyen o asi başı eğdiren ve yoluna koyduran kadın olabilmenin fikri bile onları kendilerinden geçiriyor.

Çünkü biliniyor ki bu adam severse ölümüne bir sevgi olur. Sevgisi de kendisi gibi dağlara denizlere sığmaz dolup dolup taşan dünyayı yıkan fırtınaları koparan bir sevgi olur. Ölümüne sevilecek, Karadeniz’in kendisi olmuş bu adamın içinde fırtınaları koparacak, o kadın olmak istiyorlar. O zaman o köyde sıradan gelecek planlarından fazlası olacaklar ve destanlardaki gibi bir aşkın belirtili nesnesi.

Ama ne var ki. Tahir de yüreğine ateş olup düşecek o kadını bekliyor. 29 yıl gittiği baktığı hiç bir yerde görememiş onu ama geleceğine onu bulacağına da sonuna kadar inanıyor. Bu yüzdende 29 yaşına kadar herkesin belli bir noktada evlenip barklanıp çocuk yaptığı bir döngüde, annesinin tüm çabalarına rağmen evlenmemiş Tahir sevdasını bekliyor, çünkü biliyor, inanıyor ki bir vakti var ve o vakit gelince bulacak kendi gelinini.

 

 

 

“İnsanın içine er geç düşen iki ateştir.

Biri hayatını geçireceğin insanı bulmak; Onu görür görmez tanırsın, yüreğin cız ediverir. Bir daha hiç ayrılamayacağını hemen anlarsın.

Öteki ise, içindeki tutkudur. Kimi için dağların tepesidir, kimi için denizlerin dibi. Hiç fark etmez…”

 

Tahir için Karadeniz içine düşmüş tutku ateşiydi. Karadeniz onun tutkusuydu, kendisiydi. Çocukluğundan beri Karadeniz gibi kabına sığmamış, öfkelendiğinde içindekileri alabora etmiş, dalgaları kıyıları dövmüş, uçurumlarından dağlarından tepelerinden inmemişti. Karadeniz gibi hissettiğini saklayamaz, yalan söylemezdi. Yani Tahir Karadeniz olmuş, dünyaya sığmıyordu.

İçine düşmeyen ise “bir” ateşti. SEVDA ATEŞİ.

 

 

 

 
   
 

 

Her anlamda inançlı bir adam ;

Tahir’in inancı her Cuma namaza gitmekten, ramazanda oruç tutmaktan ibaret değildi. Çok daha derinde şekilden uzak, özde var olan bir inancı vardı. Tek bir olgudan bahsetmiyorum. Tam olarak bir Tanrı’dan ya da dinden, mezhepten de değil Tahir baştan aşağı inançtı.

 

“Bazı insanlar ise babalarının gülüşlerinden, cesaret ve inançtan biraz da külden yapılmadır.”

 

Doğrusunu ve yanlışını vicdanın süzgecinden geçirip belirlediği çok berrak bir inançtan ve bu doğrularla yanlışların arkasında sonuna kadar korkusuzca durabilecek bir cesaretten yapılmaydı Tahir de.

İşte bu yüzden sevda da yazgısına inanıyor ve bekliyordu. Ne var ki yazgısı tutsaktı ve nihayetinde kaderin kalemi çareyi Tahir’i ona götürmekte buldu.

 

 

“Etrafına iyi bak çünkü hayatının kadını karşına iki defa çıkmayacak yalnızca bir defa kaçırırsan başka yerde nafile mutluluk arama.”

 

Saniyenin kim bilir kaçta kaçıydı tek bir an, gözlerine değen bir çift gözle vuruldu Tahir. O tek bir anın ardından nerde olduğunu, karşısındakinin kim olduğunu idrak edince bunun ağırlığı altında yere inen bakışları henüz ne olduğunu bile anlamadığı imkansızlığını haykırdı ruhuna.

Evli bir kadına bakamazdı. Başını kaldırmadı bu yüzden çünkü bir kere daha değerse belki takılıp kalacaktı o gözlerde ve bu kendisine asla yakıştıramayacağı bir şeydi. O yüzden gözlerini gözlerine değil tokalaştığı ellerine dikti karşısındaki kadının. Ve o ellerdeki yaranın görülmesi ile insan olan Tahir direksiyonu ele geçirdi. Artık kafasında dönen tek şey bu evde bir insana eziyet edilip edilmediği idi. Gözleri aradı, sorguladı yetmediği yerde sözleri ile sorgulamaktan çekinmedi ama emin olamadı. Olsaydı karşısına çıkardı. Çünkü yolda bir çukur görünce üstünden atlayıp geçip yoluna bakabilen bir adam değildi Tahir, illa kimse düşmesin diye uyarı levhaları asmalı en kısa zamanda doldurup kurtulmalı çukurdan. Böyle işliyor onun kafası. İyi ki de öyle işliyordu.

Yol boyunca bir çift göz ile bir yaralı el arasında dolaşıp durdu düşünceleri. 21 bölümün sonunda bu adamın öyle bir ciğerini bilir hale getirildik ki, bugün kendimden emin bir biçimde söyleyebilirim ki , Nefes ve Yiğit o gün bagajdan çıkmasalar, Tahir içini yiyen kurda teslim olacak ve geri dönüp ne olup bittiğini ortada bir zulüm olup olmadığını kontrol edecek emin olana kadarda bırakmayacaktı. Tıpkı Rusya’ya gitmek için 1 yıl bekleyemeyeceğini ya da telefon konuşmalarının haftada bir olmayacağını bildiğim gibi.

 

 

 

 

“Sanki bu dünyaya gelirken Allah’a bu aşk için söz vermişim gibi, Kalu Bela’dan beri”

 

Yunan mitolojisine göre insanlar en başta dört kollu, dört bacaklı birbirlerine sırtlarından yapışık iki farklı yüzle yani eşleri ile birlikte yaratılmışlar. İnsanların ruh eşleri ile mutlu mesut rahatları yerlerinde yaşarken kendisini unutmalarına ve bu mutluluğa şükretmemelerine kızan Zeus onları huzuruna toplayıp bedenlerini de ruhlarını da ayırmış, onları ruh eşlerinden ayrı yaşamakla cezalandırmış. Böylece insanlar hayatlarını ruh eşlerini aramaya adamışlar.

Tahir de bundan çokta daha farklı bir şeye inanmıyordu. “Vakti gelince bulacağım ben kendi gelinimi.” dediği gelin onun dünyada bir yerlerdeki ruh eşiydi ve sadece bir taneydi. Onu bulamazsa kimse olmayacak, onunla olamazsa da asla mutlu olamayacaktı.

O bagajı açıp kaderinin iki bekleyeni ile karşılaştığı andan (evet sadece bir sevda değil bir evlat da vardı Tahir’in kaderinde) Batum’da patlayan silahın sesini duyana kadar, kendi içinde savrulan içinde savruldukça dışında etrafa çarpıp çarpıp duran bir Tahir var.

Tahir için engeller Nefesin evli olmadığını ve o adamı sevmediğini öğrendiği andan itibaren kalkmıştı kafasında. O an uzatırdı Nefes’e elini hiç düşünmeden. Kısacık zamanda kocaman adımlar atabilirdi kimseden korkmadan.

Ama Nefes’in yaraları daha derindeydi ruhunda. Tahir bunun içinde savaşmaya, sabretmeye ki en sevmediği şey, hazırdı. Bu yüzden umut etmek konusunda kendisine ket vurmadı. Bunların hiç birisi ona göre engel değildi.

Tahir gibi bir adamı durduracak tek şey karşısındaki kalbin kendi isteği ve rızası ile başkasına ait olmasıydı. Çünkü ancak o zaman bu dünyada o ruh eşinin yalnızca bir tane olduğunu bilen, sevdanın karşısına bir kere çıkacağına inanan bu adam için umut yoktu. Neyse ki görünürde böyle bir şey yoktu. Bu yüzden kalbi tüm engellere rağmen, ona bunları aşabilecek umudu dur durak demeden pompalıyordu.

Ta ki önüne, o istediğin, senin olabileceğine inanmaya başladığın kalp bir başkasına ait görseli sunulup kabulünü alana kadar.

Geldiği andan beri kendisine “hayır” diyen, bırakması için yalvaran kadının söylendiği gibi kendisini kullandığını düşündü mü ? Bence hayır. Tahir, kendisini frenleri boşa almış biçimde o uçurumdan aşağı bırakırken ve başka hiçbir ihtimali düşünmeden umut ederken ilk defa çakılabileceğini gördü. Limansız bir deniz olan korkusuz bir adamın korkusu oldu. Kalbinde hevesle gözü hiçbir şey görmeden, farkında bile olmadan ama aynı zamanda bile isteye kurduğu hayalleri tepesine çöktü. Nefes söylendiği gibi bir kadın olduğu için mi ? Hayır ! Kalbi başkasına ait bir kadın olduğu için. Ölmüş olsa bile yasını tuttuğu, gözyaşı döktüğü, bir kere kalbini verdiği bir adam vardı. Tahir kimseyi sevmeyen, kendisini sevmesini umut ettiği kadını türlü bahanelerle yanında tutup, her şeyle, herkesle hatta kadının kendisi ile bile savaşıp onu var olabileceklerine inandırabilirdi. Hayatının sonuna kadar da sürse bunun için savaşabilirdi. Ama Tahir başkasına ait bir kalp için savaşacak bir adam değildi. Görebileceği tek engel karşısına çıkmıştı. Bu yüzden de yaralı bir boğa gibi her yere herkese saldırıp parçalamaya başladı. Başkasının paramparça ettiği güzel bir bütünün parçalarını avuçlarında toplamaya çalıştığını da bu sırada unutup topladıklarını avucundan düşürdü. Bunu fark edene kadarda durduramadı kendisini.

 

 

 

 

“Acırım ona. Yüreği hasretten göz göz olmuştur. Sen, kurşunla vurulanları hiç işitmedin mi, ne hemşireciğim. Bazıları, vurulduklarının farkında bile olamazlar, üç beş adım koşarlar, kaçıp kurtuluyoruz sanırlar. Yara sıcakken acımaz, hemşireciğim. Hele bir kere soğumaya başlasın. Sen bak, seyret o kızcağız nasıl yanıp yakılacak?..”

 

Tahir, vurulmuştu, Nefes evli bir kadındı.

Tahir vurulmuştu, Nefes mazlum bir kadındı.

Tahir vurulmuştu, Nefes yaraları ağır olan bir kadındı.

Tahir vurulmuştu, Nefes kalbi başkasına ait olan bir kadındı.

Tahir, Nefes ile karşılaştığı andan beri duygularını hep su altında kendi bile idrak etmeden yaşamak zorunda kalmıştı. Önceliği hep başka şeyler olmak zorundaydı. Kaçmak, korumak, saklamak, savunmak, savaşmak. Vurulduğunu fark edemedi, fark etse kabullenemedi.

Ama bir türlü ayrılamadığı o limanda vurulduğundan beri attığı üç beş adım bitmişti. Tüm uğraşlar bitmiş, sona gelinmiş, kendi sesini duymaya başlamıştı. Ve sızılarını fark etti. Bu acı nerden geliyor diye kontrol ettiğinde eline gelen kanlarla aldığı yarayı gördü. Belki hiç ayrılamayacaktı limandan, belki geri dönemeyecek peşlerinden gidecekti, pişmandı ama artık zincirleri vardı. Tahir o limanda yaralarını gördükçe kan akıtırken , Nefesi kanatmak için patlayan silahın sesi sûr’a üfledi sanki ve Tahir’in kıyameti koptu. Ömrünce beklediğini bulduğu anda kaybetti, kaybettiğini anladığı anda fark etti.

 

 

 

 

 

“Umut var mı, var”

 

Tanrı, hatasını affettiğinden mi, yazdığı yazgıya güvendiğinden mi ? Kim bilir ama Tahir’in duasını kabul etti. Nefes’ini geri verdi. Ve Tahir ondan sonra yürekten edilen duasının kabulüne şükretmekten ibaret yaşadı hayatını.

Tam kaybederken, parmaklarının ucu ile yakaladığı sevdasını Karadeniz’e geri getirdiğinde, daha da büyüyen imkansızlıkların ortasında her saniye bu kadının gücüne dirayetine daha çok aşık olmayı engelleyemeyen bir adamdı.

Zaten Tahir gibi kimsenin kurallarına göre şekil alamayan şartlara boyun eğmeyen, savaşan bir adam ancak kendisi gibi; hiç pes etmeyen, hep umut etmeyi başaran, başkalarının şekillerine, kurallarına dayatmalarına boyun eğmeyen, kendi şeklinde direten bunun için yıllarca işkence görse bile vazgeçmeyen birine sevdalanabilirdi ancak. Boyu boyuna, konumu konumuna, rengi rengine denk olanı bulmak çok kolay ama ruhuna denk olanı bulmak imkansıza yakın, bulduğunda vazgeçmek aptallığa denk olurdu.

 

 
   
 

 

 

 

 

 

 

“Sevdiğimi söylemezsem sevmek derdi beni boğar” demiş Yunus Emre

 

Tahir’in, bir bakış ile bir silah patlaması arasında, içinde dalga dalga yayılan duyguları da artık onu boğma noktasına gelmişken patladı. Karadeniz’i artık Nefes’in gözlerinde görüyordu. Ama o denize haykıramazdı sevdiğini, gitti Karadeniz’e haykırdı. Yüreğini de çıkarıp o denize attı. O kayalarda koydu başını Nefes’in yoluna ve kendisini kurbanlık adadı bu sevdaya.

 

 

 

 

 

“ Gırtlağında İbrahim`in bıçağıyla yaşar sevdalılar. “

 

Ve o gün geldiğinde, elleri bağlı tıpkı bir kurbanlık gibi hiç gocunmadan kurban oldu sevdiği kadına ve çocuklarına.

Sevdasını unutmasının, peşinden gitmesinin ancak ölmesi ile mümkün olacağı bu adam, eğer ki gidemediyse Nefes’inin peşinden orada ölmüş demektir. Lakin bu bizim sonumuz olamaz.

 

 

 

 

” Ama sen korkma ! Melekler var… “

 

Adını en başından “umut” koyduğumuz bu hikayede ise bizim sonumuz belli. Siz uzunca bir zamandır bize ve etrafınızdakilere maço maço dayılanarak vakit kaybederken, kafa derileriniz kemerimi süsleyecek diye. Biz acayip güçlü takımımızı kurtardık ve çoktan atlarımızı batıya sürdük bile. “Adı illaki umut olan bir yarına, tay gibi…” koşuyoruz birlikte.

 

Şimdi sen elinde kalanların “Hayrını gör Karadeniz ! Hayrını gör !”

 

 

yazıyı emoji ile değerlendirmek ister misin?
  • Fascinated
  • Happy
  • Sad
  • Angry
  • Bored
  • Afraid
PAYLAŞ
Facebooktwittergoogle_plusmailFacebooktwittergoogle_plusmail

İlgili diğer Yazılar